- Günaydın, dedi Küçük Prens.
- Günaydın, dedi satıcı.
Adam susuzluğu gideren çok etkili haplar satıyordu. Haftada bir tane yutunca, artık canınız hiçbirşey içmek istemiyordu.
- Neden satıyorsun bunları? diye sordu Küçük Prens.
- Zamanı çok ölçülü harcıyor insan bunlarla, dedi satıcı. Uzmanlar hesapladılar, haftada elliüç dakika biriktiriyorsun.
- Peki bu elliüç dakikada ne yapıyorsun?
- Canının istediğini...
"Benim" dedi kendi kendine Küçük Prens, "harcayacak elliüç dakikam olsaydı, yavaş yavaş bir çeşmeye doğru yürürdüm..."
Antoine De Saint-Exupery (Küçük Prens)
* * *
Saklı dünyanın kapısından girerken üzerinizdeki sizi çıkarmak istersiniz ve yastığınızın altındaki bayramlık elbisenizi giyersiniz yeniden.
Yemyeşil çayırlara ayak basar basmaz önce temiz havası çarpar sizi, biraz sersemlersiniz. Bayırdan aşağı kâh koşarak kâh yavaş yavaş inerken ne kadar da hafiflemiş olduğunuza şaşırır kalırsınız. Derenin kenarına ulaştığınızda onun o davetkar sesine dayanamaz ayakkabılarınızı ve çoraplarınızı çıkarip, eteklerinizi de biraz toplayip suyun içinde yürümeye başlarsınız.
Buz gibi suyun o güzelim tadı ayaklarınızdan içeri girer, kanınıza karışır, bütün vücudunuzu gezer ve damağınızda kalır en son.
Sonra suyun serinliği dayanılmaz olmaya başlar, ayaklarınızın uyuştuğunu hissedersiniz. Sanki dört bir yandan sivri uçlu iğneler saplanır derinize, istemeye istemeye çıkarsınız sudan. Yine de giymezsiniz ayakkabılarınızı, çiplak ayaklarla yürümeye devam edersiniz. Ayaklarınız toprağa dokunmanın tadına varmıştır bir kez.
Derenin her iki yanındaki ağaçların oluşturduğu koyu yeşil tünelde bilinmez bir efsunun etkisinde ilerlersiniz. Dudaklarınız sizden habersiz bir şarkı mırıldanmaya başlar, yüzünüzde farklı bir gülümseme, gözlerinizde hülyalı bakışlar.
Kenardaki bir kayaya ilişirsiniz bir süre, yorulduğunuzdan değil; birşeyleri atlamak, kaçırmak korkusundan. Herşeyi hazmedebilmek, özümseyebilmek için duraklamak zorunda hissedersiniz kendinizi. Başınızı kaldırırsınız göğe, yeşil yaprakların örttüğü, aralarında güneşin kaçamak yıldızcıklarının göz kırptığı bu ihtişamlı tavana bakakalırsınız. Sanırsınız o yıldızlar bir anda üzerinize yağacak. Yapraklar kımıldadıkça, fırsattan istifade, oluşan aralıklardan güneş sırma saçlarını uzatır size yüzünüzü okşasın diye. Her bir teli yumuşacık, sıcacık dokunur teninize.
Sonra gözlerinizi kapatırsınız. Nerede olduğunu kestiremediğiniz bir bülbülün sesi rüzgarın sesine karışır. Ağaçlar eşlik eder sonra, cırcır böcekleri, derenin şırıltısı, tanımlayamadığınız diğer sesler ve fondaki sessizliğin sesi. Birbirinden habersiz (belki de değildir) söylenen bu şarkıların oluşturduğu ahenge ve dünyanın en harikulade melodisine hayret eder önce kulaklarınız sonra bırakır kendini: "Sonsuza kadar dinleyebilirim bu senfoniyi" ...
Ruhunuza bütün enerjisini ve gücünü iade eden en rahat uykudan uyanır gibi sıçrarsınız yerinizden. Küçük çağlayanın üzerinden atlayip bir patikaya saparsınız. Uzaktan gelen çıngırak seslerini takip etmeye başlar ayaklarınız farkettirmeden. Yol kenarından bir yonca alırsınız dudaklarınızın arasına, şarkınızla dansetmeye başlar dişlerinizin arasında.
Yolun sonunda bir ulu çınar ağacı bekler sizi, gölgesi koyu ve serin. Göğe uzanan dalları selamlar en zarif reveransla. Yanıbaşında akan çeşmeye takılır gözünüz, susuzluğunuzu anımsarsınız. Çayırların üzerine uzanmış, dinlenen annelerinin etrafında ziplayan küçük kuzuların, oğlakların arasından yavaş yavaş geçerken önünüzde seken bir kınalıyı alip kucağınıza opersiniz alnından sonra neşeyle bırakip onu yere, eğilirsiniz çeşmeye. Ömrünüzün bütün susuzluğuna inat kana kana içersiniz sudan avuçlarınızla. Bu su yüreğinize de iyi gelir. Islak saçlarınızı alip arkaya, yaslanırsınız gövdesine çınarın. Kulaklarınızda yine o melodi...
Kır çiçeklerinin aralarına güzel kokulu otları da alip sizin için hazırladığı o koku ziyafetiyle bir kez daha büyülenir ruhunuz, sarhoşluğu bir kat daha artar. Derin derin içinize çekersiniz, ciğerlerinizin en ücra hücrelerine kadar. Ciğerlerinizin pası silinir, kanınız bu fevkalâde güzel kokulu karışımla yıkanır; sanırsınız ki bir daha asla kirlenmeyecek.
Bir karıncaya takılır gözleriniz sonra diğerlerine. Durup dinlenmeden bir oraya bir buraya koşuşturmalarına hayret edersiniz. Boyundan büyük lokmayı taşıyan bir tanesine yardım edeyim derken "afedersin, senin onu taşıyabilecek kadar güçlü olduğunu unutmuşum. Haklısın kızmakta, tamam kardeş sen yoluna devam et".
Sonra bir kelebeğin peşinde konarken bir çiçekten diğerine, birden; yakmayan güneşin altında okşarken hafif esinti teninizi ve uçuştururken eteklerinizi, yeşil otların, beyaz papatyaların üzerinde dansederken bulursunuz kendinizi. Bilemez ayaklarınız bu bastığı bulutların kendi mi yoksa gölgesi mi...
Bir süredir gidemiyorum o saklı dünyaya bütün yollar tıkanmış, elverişsiz hava şartları işte. Dün gece Küçük Pens'i okudum bu yüzden şifa niyetine.










